Ben bir göçmen kızıyım...


Türk vatanına geldiği için trenden iner inmez bastığı toprağı öpen Bulgaristan Türklerinden birinin kızıyım…

Karı-koca işi gücü varken, kocaman bahçenin içine evini yeni yapmışken, yaşam standartları iyiyken üç çocuğunu alıp, geriye dönüp bakmadan “anavatan”larına göç etmeyi tercih eden Kınalı Mümin ve babası yakıldığı için altı yaşında ailesinin sorumluluğu üzerine kalan Kör Mehmet Ali’nin kızı Hasine’nin kızıyım.

Türk oldukları için Balkan savaşından sonra, çevre köylerin hocalarıyla birlikte Postallar’daki evinin samanlığında cayır cayır yakılmış din adamı Mehmet Hoca’nın torununun kızı…

Kocası samanlıkta yanarken evin diğer erkeklerini saklayıp vermediği için kılıçla bütün kaba etleri kesilip öldü diye bırakılan ve aylarca koyun postuna sarılarak yeniden hayata döndürülen Mehmet Hoca’nın karısı Hafize’nin torununun kızıyım ben.

Türkiye’ye geldiğimde sekiz yaşında bir çocuktum. Sokakta oyun oynarken “Sen Bulgar mısın?” diye sorardı diğer çocuklar. Belli ki evlerinde konuşuluyor bizim kimliğimiz, yoksa o yaşlardaki bir çocuk ne bilir Türklüğü, Bulgarlığı…

“Biz Türk olduğumuz için Türkiye’ye geldik” derdim, büyüklerimizden nasıl duyduysam.

Onlar kendilerinden farklı göründüğümüz için bizi merak ediyorlardı belki de. Çünkü Bulgaristan’dan gelen çocukların saçları genellikle kısacık kesilmişti. Köyde yaşıyorduk ve anaokuluna, ilkokula gidiyorduk. Köy koşullarında herhangi bir haşerata ev sahipliği yapmamak için ailelerin ve okul yöneticilerinin tercihiydi kısa saç. Kişisel temizliğini yapmayı öğreneceği yaşa gelinceye kadar çocuklar hep kısa saçlıydı. Köyün merkezinde yani Maşkılı dediğimiz mağazanın, sinemanın, restoranın, tamircinin, fırının vs’nin olduğu yerde erkek berberi de vardı. Tüm çocuklar o berberin müşterisiydi.

Farklı görüntü sadece saçtan dolayı değildi tabii ki. Bizler renk renk çiçekli basmalardan yapılmış konfeksiyon ürünü şirin elbiseler giyerdik. Tabii ki çocuk olduğumuz için bu elbiseler kısacıktı. Misafir edildiğimiz Davutkadı mahallesinde, sonrasında ev tutup yaşadığımız Sıracevizler’de kız çocukları öyle giyinmiyordu. Onlar pantolon veya evde dikilmiş pijama benzeri bir şeyin üstüne etek veya elbise giyiyorlardı. “Aouuk aouk” diye ses yapıp bizi ayıplıyorlardı, kısa kısa elbiseler giydiğimiz için. Kimi acımasız çocukların “Bulgar gavurları!” diye arkamızdan atıp tuttuğunu duymazdan gelirdik. Ama Türk olduğumuz için geldiğimiz Türkiye’de bizim için söylediklerine çok üzülürdük.

Elli yıl oldu bu memlekette yaşıyoruz hâlâ Türklüğümüz tartışılıyor. O günlerde sokakta konuşanlar çocuktu hadi diyelim, bugün koca koca profesörler televizyonlara çıkıp fütursuzca konuşabiliyor. Suriyelilerin mülteci, Bulgaristan Türklerinin muhacir olduğunu bile bilmiyor profesör Ahmet Uysal, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) Başkanı zat… Biliyordur da Ortadoğu gibi kafası fazla karışık… Yok efendim, Türk olduğumuz için gelmemişiz, sığınmak için gelmişiz. Türk değilmişiz. Haa, bu profesör bizim Türk olmayışımızı problem yapmıyormuş, önemli değilmiş bu. Türkleştiğimiz için kardeşi sayıyor yine de bizi. Gün gelecek Suriyeliler de Türkleşecekmiş.

Ne diyor Balkan Göçmenleri Derneği (BALGÖÇ) Başkanı Veli Öztürk?

“Biz Balkanlara git dediler, Türk gittik. Gel dediler, Türk döndük.”

Ne diyor Balkan Türkleri Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Dr. Kader Özlem?

“14. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’dan Rumeli’ye yönelik yapılan Osmanlı fütuhatıyla birlikte Balkanlar’ı ‘vatan yapmak’ ve ‘şenlendirmek’ için bizler Anadolu’daki Oğuz Türkleri olarak Balkanlar’a yerleştirildik. Kökenimiz Anadolu’ya dayanan Oğuz’dur, Evlad-ı Fatihan’dır, Yörük’tür, dolayısıyla Türkoğlu Türk’tür.”

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın bu konuda onlarca yazısı, bir o kadar da videosu dolaşıyor, keşke birini tıklayıp izleseydi çıktığı televizyon programında ahkâm kesmeden önce. Suriye’den gelip Türkiye’ye sığınan mültecileri Balkan göçmenleriyle bir tutmaya mı çalışıyorsunuz aklınızca? Onlar ülkelerindeki savaştan dolayı Türkiye’ye sığınan mültecilerdir, Bulgaristan göçmenleri ise yüzyıllarca Osmanlı’nın uç beyliğini yaptıktan sonra artık orada yaşamanın şartları kalmadığı için anavatanlarına geri dönen Türklerdir.

Ne demiş Mustafa Kemal Atatürk?

“Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar yani ‘Düşmanla sonuna kadar dövüşenler’ çekilen ordunun ri’cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. Muhacirler, kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.”

Ne diyor Prof. Dr. İlber Ortaylı?

“Balkan göçmenleri bu ülkeye geldikten sonra ziraat, sanat, bürokrasi ve akademik hayat gelişmiştir.”

Ey Ortadoğu gibi kafası karışık profesör? Senin Balkan göçmenleriyle aynı kefeye koymaya çalıştığın Suriyeliler bu ülkeye geldiğinde ne olmuştur, devletin sırtına büyük bir yükten, toplumsal hayatta büyük bir yaradan başka!..

***

SEVİNÇ FEYZİOĞLU  KİMDİR? 1962 yılında Bulgaristan / Kırcaali Kobilane köyünde doğdum ve 1970 yılında ailemle birlikte Türkiye’ye (Bursa) göç ettik. 1975 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar İlkokulu’ndan, 1978 yılında Duaçınarı Ortaokulu’ndan (birincilikle), 1981 yılında Bursa Atatürk Lisesi’nden mezun oldum. 1981 yılında kazandığım Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümünden, 1985 yılında mezun oldum. 1985-88 yılları arasında Melih Gökçek’in başkan olduğu dönemde, Ankara Keçiören Belediyesi Basın Bürosu’nda çalıştım. 1989-1991 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinin Bursa muhabirliğini yaptım. Yılmaz Akkılıç’ın başkanlığı döneminde Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesinin yayın organı “Gazetecilerin Gazetesi ÇAĞDAŞ'ta bir yıl boyunca muhabirlik ve yazı işleri müdürlüğü görevini yürüttüm. 1992-94 yıllarında Bursa Olay gazetesinde muhabirlik, editörlük; 1994-2001 yıllarında Bursa Hakimiyet gazetesinde muhabirlik, editörlük, ekonomi haberleri müdürlüğü yaptım. Zaman zaman köşe yazıları yazdım, Bursalı sanayici ve politikacılarla röportajlar yaptım. Aynı gruba ait AS TV’de “Analiz” adlı ekonomi programını hazırlayıp sundum. Orhangazi’deki Cargill fabrikasının kuruluş sürecindeki ayrıcalıkları ve çarpıklıkları yazan birkaç gazeteciden biri oldum ve bu yüzden bir süre sonra “kriz” bahanesiyle işten atıldım. 2001 yılı başında Uludağ Üniversitesi Rektörlük Basın Bürosu’nda göreve başladım. Burada, Uludağ Üniversitesi DERGİ’sini, Uludağ Postası’nı, Tıp Fakültesi Bülteni’ni yayına hazırladım, kurumun medya ilişkilerini yürüttüm. Bu arada POSTA gazetesi Bursa eki ve Yenidönem Gazetesi’nde köşe yazıları yazdım, Park Magazin adlı dergide röportajlar yaptım. Bursa’nın 1900-2000 yıllarına projektör tutan yerel tarih çalışmam, 2010 yılında “Dibacenin Ertesi Günü /Ergun Kâğıtçıbaşı’nın Anıları” (romanımsı / anı) adıyla Uludağ Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından basıldı. Kitap, 2012 yılında ikinci baskısını yaptı. Bulgaristan’dan göç ve kadın sorunlarını anlatan iki roman yola çıktı, son nokta için emekliliği bekliyorum. Meslektaşım Yüksel Baysal ile olan evliliğimden Deren adında İngilizce öğretmeni bir kızım, hukuk eğitimi alan Deniz adında bir oğlum var. Daha da önemlisi, Volkan’dan olma Deren’den doğma 2 yaşına merdiven dayamış bir kız torunum var. 2017 yılı itibariyle halen Uludağ Üniversitesi’ndeyim.

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
28Kas

Korona bizi ıslah eder mi

17Kas

Kınalının ardından...

12Kas

Ben bir göçmen kızıyım...

12Kas

Dördüncü Çocuğum