Ramazan AYYILDIZ

İleride bizi torunlarımız gerçekten yargılayacaklar

Ramazan AYYILDIZ

 
 
Türkçe eğitimden bahsederken, BKP'nin 1956 Nisan Plenumu'nda alınan kademeli asimilasyon kararlarının üç ileri yarım geri, beş ileri bir geri uygulamalarının sonucu değerlerini yitiren topluluğun dejenere olması unutulmasın. 
Yoksul, fakir, cahil ve bilgisiz insanlar çok kolay şekillendirilebilir. KGB'nin açılan arşivlerinde görüyoruz ki, Stalin, Bulgaristan'ı işgal ettiği zaman, düşman olarak gördüğü sınır boylarında yaşayan bizim Türkleri  alıp Sibirya'ya sürmek istiyor. 
Bulgaristan Parlamentosu, bunu kabul etmiyor, ancak Türklerden kurtulmak için, 1925 yılında Atatürk'le imzaladığı dostluk, komşuluk ve serbest dolaşım anlaşmasını kötüye kullanarak, 1950-1951 yıllarında hiç bir yeni göç anlaşması yapmadan bizleri ana vatana sürmeye başlıyor.
 Göçmen kafilesi 152 bin kişiye ulaştığında anlaşılıyor ki, Türklerle beraber Çingeneler de  gönderiliyor ve böylece sınır kapıları kapanıyor… 
Bilindiği gibi, o yıllarda ülkeler arasında soğu savaş rüzgarları da nüksetmeye başlıyor. 
Bu anlamda, hiç kimse bana 1950 yılı sonrasında Bulgaristan' da gerçek bir Türkçe eğitim vardı diyemez. Bunu iddia edenler  eğitim ve öğretim kavramlarını bilmeyenlerdir.
1959 yılına kadar Türk okulları açık da olsa ve bütün temel dersler Türkçe okunuyor olsa da, bu Türkçe eğitim değil, Bulgar milli ideolojik eğitiminin Türkçe verilmesiydi. 
Bize Türk edebiyatından göstermelik yazarlar okuttular. Kimlerdi bunlar? Türkiye'de Atatürkçü sisteme karşı olanlar, dünya komünist enternasyonalini destekleyenlerdi. Bunları da bizim Türkler adeta birer Peygamber gibi sevdi. Zavallılara, Atatürkçü ve başka Türk kültürünün değerli edebiyatçılar hiç tanıtılmadı ki…
1960 yılında, Türk okulları kapandı. Gerisini biliyorsunuz, Türk'ü Türk'e düşürdüler. 
1980 yılında, dedelerimiz mezardan kalksaydı, bizim yaşam biçimimizi görünce hepimizi varislikten men edeceklerdi…
Aksini ispat eden olamaz. Sakın, bizim kültür seviyemiz yüksekti, ebeveynlerimiz ise cahil ve kültürsüzdü demeyin. 
Kültürleşmek, içki içmek mi, ananın şalvarını çıkartıp, ağır işçilikten ve envai ızdıraplardan kamburlaşmış bacaklarının ortaya çıkması mıdır? 
Mecburen TKZS'de çalışan kadınlara, terleyince tenine yaş değmeyen şalvarı çıkartıp sıkı sıkıya pantolon giydirip ve terleyince bütün gün vücudu ıslak kalması mıdır kültürleşmek? 
Erkeklerde abayı, poturu ve kuşağı yasaklayıp belsiz pantolon giydirmek mi? O kuşak insanın belini korurdu, belsiz pantolonlar ise beli üşütürdü ve bütün ağrıların ortaya çıkmasını sağlıyordu. 
Başkent Sofya'da profesörlerin taşıdığı “antenli” şapkaları, Kırcaali'de yasaklamak mıdır  kültürleşmek? 
Türk'ü Türk'e düşürdüler. Bakınız, 1984 yılında, ben artık iki yıldır tamamen Bulgarlar arasında tek Türk olarak çalışmaya mecburdum. Mahkemeye çıkarıldığımda, beni suçlayan Ermeni asıllı savcının benim aleyhime getirdiği 6 şahidin hepsi Türk'tü. Sakın, bunları devletin ajanı sanmayın. Gerçekten ajan olup beni takip edenleri karşıma hiç çıkarmadılar, kendilerini bu şekilde kullanmaya devam ettiler. Ben bunları bilmez miyim, karşıma çıkarılanlar benim sıkı dostlarımdı. Bana ihanet mi ettiler? Bakın, onları haddinden fazla korkutup savcılığın hazırladığı iddianameyi imzalatıyorlar. Tabii ki, mahkemede benim kendilerine sorduğum sorulara doğru cevap verdiler ve Ermeni savcı hırsından adeta kudurdu. Şahidin birisine, buraya ne yazmışsın, şimdi ne söylüyorsun, diye savcı çıkıştı. O arkadaş da, ben yazmadım, bana zorla imzalattılar cevabını verdi. Savcı, ona seni yalancı şahitlikten 5 yıl hapse sokacağım, diye tehdit etti. 
Bu arada ben sesimi yükselttim ve sordum: Hakim Beyler, mahkemeyi siz mi yönetiyorsunuz, savcı mı? Böylece savcı uyarıldı, tam bir tiyatro. 
Sonuçta, bizi bölmeyi başardılar. Ailemden bir kardeşim hapisten çıkınca, dedi ki, evin dış kapısına, bu eve dostlar giremez diye yazacağız. Tabii ki, onlar gerçekleri bilmiyordu ve arkadaşlarımın beni ihbar  ettiklerini sanıyorlardı. 
Bizi parça parça bölüp parçaladılar. Bu gidişatın önüne geçmek gerçekten çok zor, çünkü insanlar değiştirildi. 
Bakınız, çok garip durumlar ortaya çıktı. 
Türklüğü, Türkçe savunmuyor, Bulgarca savunuyor, kendilerini uyarıyorum, özelden yazıyorum - Kardeşim, görüyorum, okuyorum, yazılarından anlıyorum ki benim gibi hiç ırkçılığa düşmeden milli değerlerini savunuyorsun. Seni tebrik ediyorum ama bunu Türkçe, kendi ana dilinle neden yapmıyorsun? Dilimizi bilmiyorsan, sana kitap göndereyim, öğren diyorum. Karşı taraftan hemen cevap yetişiyor - Hocam, benim hitap ettiklerim Türkçe okumuyor, anlamıyor ve onun için Bulgarca yazıyorum. Bütün bunları da Bulgarca yazıyor ve bana diyecek bir şey kalmıyor…
Ana dilini zorunlu okutmak için hiç mücadele vermeyip Ana dili Bayramı kutlayanlara ne demeli?
Dedelerimiz mezardan kalksalar, bizi varislikten silecekler dedim ya, inanın bizi sadece dedeler değil, çok değil, iki nesil sonra torunlarımız da bizi, kendilerinin ata dilini niye korumamışız diye yargılayacaklardır…

Yazarın Diğer Yazıları