Mevalana ve Nasrettin Hoca'nın huzurlarında iki unutulmaz gün


Bizim gibi Türkiye'ye göçmen olarak gelip yerleşenler, hemen ev bark derdine düştükleri için, kendilerini geçim derdi kıskacında bulurlar ve ilk yıllarda ülkeyi gezip dolaşma fırsatlarını elinin tersi ile iterler.

1989 yılında gelen göçmenlerle de böyle oldu ama göçmenliğin maddi sıkıntılarından kurtulduktan sonra, içimizde ana vatanı gezip tanıma hevesleri yeşermeye başladı. Maddi durumları iyi olanlar, daha uzun ve pahalı turlara katılırken, kenar semtlerde oturan emekçiler, kendi girişimleriyle ve olanaklarıyla kısa, fakat anlamlı geziler düzenliyorlar.

Bizim mahalle sakinlerinden bir grup, güzel Konya'mızı ziyaret etmek istemişlerdi. Niyetleri, bütün dünyanın hayranlık duyduğu büyük düşünür, mutasavvıf ve şair Celâleddin Rumi Mevlâna’nın huzuruna çıkmak, Türk büyükleri ve tarihine dair bilgiler edinmekti. Tamamen kültür amaçlı bir gezi. Geziye katılacakların çoğu işçi emeklisi göçmenlerdi. Ben de onlara dahil oldum, gerçi Büyük Selçuklu Devleti'nin başkenti Konya’yı yıllar önce ziyaret etmiştim ama olsun, bu sefer başka turistik yerler de görecektik, yeni izlenim ve duygularla dönecektik.

Bu fırsat kaçmaz, diyerek akşam saatlerinde Çorlu'dan bir minibüsle yola koyulduk, aracımız yollara meydan okurcasına, farlarıyla gece karanlığını delerek ilerliyor. Bütün yolcuların moralleri yüksek. Gece yolda geçecek. Onun için herkes hazırlıklı. Planımız sabah saat saatlerinde Konya’ya ulaşmak. Sekiz yüz küsur kilometre yolu katetmek kolay değil ama metanetli sürücümüz Osman ve sevecen muavinimiz Birsen sayesinde yollar hızla geriye kayıp gidiyor. Zaman zaman arkadaşlara “sağa bak, sola bak, şunu göreceksin” diyerek ilginç yerleri gösteriyoruz.

İşte, sayısız rengarenk ışıklarıyla dünya şehri İstanbul bizi kucaklıyor. Araç dolu caddeler, gürül gürül akan ırmakları andırıyor. Dünyanın incisi sayılan İstanbul Boğazı’nın güzelliği hayranlıkla izleniyor, sevinç ve gurur duygularımızı kamçılıyor. Marmara’nın sahilinden ilerleyerek İzmit’i geçiyor, Sapanca gölü kıyılarından Sakarya’ya ulaşıyoruz. Buralar aslında cennet yeşilliğine bürünmüş yerler, ama gece görmek mümkün değil. Artık yolcuların çoğu uyumuş. Pamukova’daki o muhteşem dinlenme tesislerinde mola verip, midelerimize de bayram ettiriyoruz.

Bilecik, Eskişehir, Afyon ve Akşehir derken ortalık ağarmaya başlıyor ve Ilgın kaplıcalarında mola verip kahvaltı ediyoruz. Sonra ver elini Konya şehri.

Konya, 25 yıl öncesine göre, diğer Türkiye kentleri gibi çok yenilenmiş ve değişmiş. İlk hedef Mevlâna Türbesi. Türbe ve caminin bahçesi düzenli görüntüsüyle bize adeta gel gel ediyor. Civar caddelerden turistler buraya akın etmişler. Herkes giriyor, büyük insanın huzurunda durup, kendi dini veya mezhebince dua edip saygısını ifade ediyor. Bir tarafta yatırların kabirleri, diğer tarafta camekânlar içinde Mevlevi mensuplarının çaldığı çalgılar, giydiği giysiler, Hz. Peygamberin kutsal emanetleri, çeşitli yerlerden derlenmiş müze eksponeleri.

Türbe önünde ve civarında bol bol hatıra resimleri çekiliyor, resim ve eşyalar alınıyor. Herkese Konya kentinin merkezini tanımak için gezme fırsatı veriliyor. Küçük gruplar halinde geziliyor, önemli mahaller görülüyor. Akşamüzeri tekrar Ilgın’a yöneliyoruz. Orada herkesin kesesine göre geceleme ve dinlenme fırsatı olacak. Üstelik termal suyu var. Havası ve yemekleri harikulâde. Sabahı yorgunluktan arınmış bedenlerle, hafiflemiş başlarla, yeni görüntüleri algılamaya hazır biçimde aracımıza doluşuyoruz.

Solumuzda sıra dağlar, sağımızda uçsuz bucaksız Anadolu bozkırları ve anız örtülü tarlaları, kuzeybatı yönünde hızla ilerliyoruz. Bu manzaraları geride bırakarak yolun iki yanındaki yeşil meyve bahçelerini seyre dalıyoruz. Osman, Akşehir’e yaklaştığımızı müjdeliyor. Burasının dünyayı güldüren büyük Türk güldürü ustası Nasrettin Hoca’nın şehri olduğunu araçta bulunan herkes biliyormuş meğer. İllâ da uğrayalım diye tutturdular. Gitmez isek Hoca bize küser, deyip Sultan dağlarının eteğine yerleşmiş olan bu yeşil şehre giriyoruz.

Doğruca Nasrettin Hoca türbesinin de bulunduğu büyük şehir mezarlığının önünde duruyoruz. Buraya başka turist ve araçlar da gelmiş. Cümle kapısının iki tarafında Nasrettin Hoca kitapları ve turistik eşyalar satan barakalardan alışveriş yapılıyor. Merhuma rahmet duaları okuyup fotoğraflar çekiyoruz. Burada çocukları sevindirecek biblolar, kitaplar, eşyalar ve kartpostallar bol. Onlardan da alınıyor. Tekrar yola düşüyoruz. Önümüzde atalarımızın iz bıraktığı yerler çok. Hepsini görmeye vaktimiz yok.

Kurtuluş savaşında ünlenen Afyon- Karahisar ve Kütahya kentlerinin kıyısından geçiyor, çıplak ovaların içinden süzülüyoruz. Bir de Osmanlı devletinin kurulduğu yerleri görsek diyoruz. Seramik ürünleriyle meşhur olan Kütahya kentini kuzeyden “yalayarak” Tavşanlı’ya, oradan da Domaniç’e yöneliyoruz. Buralar ilk Osmanlıların at koşturduğu, Bizans’a kafa tuttukları yerler.

Son hükümetlerimiz buralara bir hayli yatırımlar yönelterek yolların ve tarihi mekânların onarılmasını sağlamışlar, yeni tören yerleri inşa etmişler. Domaniç’te Hayme tabelâsını görüyoruz ve hemen oraya yöneliyoruz. Kimmiş Hayme Ana? Osman Gazi’nin babaannesi ve Ertuğrul Gazi’nin de annesi. Osmanlı devletinin kuran adamın üzerinde çok emeği olan kahraman kadın. İşte Hayme Ana köyündeyiz. İlk vardığımız yer, her yıl 7 Eylülde kutlamaların yapıldığı alan. Bu alanın ve Hayme Ana türbesinin ihyası için bizzat başbakan Sn. R.T. Erdoğan katkılar sağlamış ve Hayme Ana türbesini ilk ziyaret eden başbakan olmuş. Bu orta yükseklikteki yeşil örtülü dağlar arasına böyle kültür mekânlarının açılması yöreyi hem canlandırmış hem de şenlendirmiş.

İşte biz de Tuna boylarından gelen göçmenler buradayız, gözlerimizle görerek, kalplerimizle duyarak vatan coğrafyası ve tarihini öğrenmeye çalışıyoruz. Ne mutlu bize ki böyle olanaklara sahibiz. Büyük bir merakla uzak annemizin kutsal mekânında parlamış gözlerle orada sergilenen eşyaları seyrediyor, büyük bir huşu içinde saygı ve sevgimizi sunuyoruz. Fotograflar çekiyoruz, bu kutsal mekânları unutmamak için.

Oradan ayrılarak dağ yollarını ine çıka Anadolu Selçuk Devleti'nin ilk başkenti İznik’e yöneliyoruz. Yakınlarda Osmanlı merkezlerinden Bilecik ve Söğüt var, ama onlar yanda kalıyor. Gün ise geri dönüş günümüz. Buraların doğası harika, her tarafta ormanlar ve meyve bahçeleri göz dolduruyor. Ancak İnebolu ve Yenişehir’i görerek sarp ve tehlikeli bir yoldan İznik gölünü seyrederek şehre iniyoruz. İznik kenarından geçip, bağlar ve bahçeler arasından ilerleyerek, Sakarya vadisine iniyoruz ve daha da koyu bir yeşilliğin içine dalıyoruz. Pamukova’dan geçiyoruz.

Ancak artık karanlıkta seyrediyoruz. Gündüz gezilerimde buraları seyretmeye doyamamışımdır. Şimdi elimde kaliteli bir fotoğraf makinesi var, ama resim çekmeye uygun şartlar yok. İster istemez araçtaki arkadaşların sohbetlerine ve anlatılan hikâyelere katılıyoruz. Gece yarısı Çorlu’daki Yeşiltepe mahallemize ulaşıyoruz. Yorgunluk bedenlerimizi ve gözlerimizi zorladığı halde moraller yüksek. Herkesin sevinci ve memnuniyeti yüzlerden okunup sözlerine yansıyor: “Osman, başka yerlere gezi düzenlersen bizi unutma!" "İsa Hocam, o çektiğimiz resimlerden bizler için yaptırmayı unutma!”

Evet, bu dilekler unutulmayacak. Güzel vatanımızı tanımak için, bu dileklere mutlaka kulak verilecektir...

isacebeci@misyongazetei.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!