Ermenistan - Azerbaycan savaşına dair notlar -1.


Savaş demek kan ve gözyaşı dökmek, insanlara gereksiz acılar vermek demektir. Ben şahsen insanlar arasında savaş olmasını, insanlara zarar-ziyan verilmesini istemem. İlle velâkin insanlar problemlerini akıl ve sağduyu yerine güç ve silâh kullanarak çözmeye çalışırlar.

Şimdi yine Azerbaycan ve Ermeni milletleri arasında kanlı sahnelere tanık oluyoruz. Tabii ki, gönlümüz kan kardeşlerimizin, dildaşlarımız ve gönüldaşlarımız olan Azerbaycanlıların tarafındadır ve bu durumun bilinen sebepleri vardır.

Ben 20 gün Azerbaycan’da konuk olarak kalmış, oranın gönül adamlarıyla sarsılmaz dostluklar kurmuşum, Bulgaristan’ın baskı yıllarında Azerbaycan gazete, dergi ve kitaplarını okuyarak anadilim Türkçeyi, geliştirmiş ve benliğimi korumuşum. Okuma fırsatı bulamadığım birçok Türkçe eseri Azerbaycan basınında bulup meraklarımı tatmin etmişim. O bakımdan Azerbaycan’da konuşulan lehçe benim ikinci ana dilim olmuştur. Ermenilere dair de gönül açıcı kelime ve düşünceler paylaşmak isterdim ama ne yazık ki, böyle bir fırsat hiçbir zaman karşıma çıkmadı.

Daha çocukluk yaşımda Ermenilerin Türk ve Müslümanları kestiklerine dair kıssalar dinledim. Karşıma mızıkçı ve kavgacı kişiler çocuklar misali çıktılar. Bulgaristan’ın bazı güney bölgelerinde Bulgar haydutları ile birleşerek, Türk dilini de iyi konuştuklarından dolayı bazı zavallı Türkleri samanlıklara doldurarak yakmışlardır. Cahil Bulgaristan Türklerini aldatmak işten bile değildi onlar için.

Ozanyan adını taşıyan baş militan gibi bazı Ermeni teröristler Bulgar çarı tarafından onur belgeleriyle taltif edilmişlerdi. Ermeni ve Bulgarların bir Kurban Bayramı sabahında Malkara köyünde bir katliamı birlikte yapmaları halâ dillerdedir.

Amacımız yukarıdaki olayları enine boyuna irdelemek değil, Azerbaycan seyahatimden bazı izlenimleri fazla derinleşmeden paylaşmak.

Azerbaycan’a niçin ve nasıl gittiğim merak konusu olabilir ilk zamanda. Daha yukarda belirtmiştim. Bulgaristan’da Türkçe yasaklanınca onun kayıbını telâfi edecek yol aramaya başladım. Azerbaycan dilinde benim okuyabileceğim şu gazeteler çıkıyordu: Azerbaycan Müellimi, Edebiyyat ve İncesenet, Azerbaycan Gençleri, Ulduz ve Azerbaycan dergisi yayınlanıyordu. Diğer milletlerin de bu tür dergileri vardı ama bizim Türkçemize en yakın olanı Azerbaycan dilinde yayımlanmakta olanlardı. Yukarıda andığım dergilerden başka sevdiğim iki dergi daha vardı: Sovet Gürcistan’ı ve Sovet Ermenistan’ı. Bu iki son gazete daha küçük formatta çıkıyordu.

Gazete ve dergiler sayesinde Azerbaycan’camı bir hayli geliştirdim. Artık Azerbaycan’a gitmek için çare aramaya başladım. “Edebiyyat ve İnceseneet” gazetesinde bir yazı gözüme çarptı. Bakü Devlet Üniversitesi'nde çalışmakta olan Doç. Dr. Arslan Eyvazov’un yeni çıkardığı “Müasir Türk Dilinin Fonetikası” kitabını tanıtan bir yazıydı bu. Eyvazov’a bir mektup yazarak bu kitaptan bir nüsha bana da yollamasını rica ettim. Bir ay geçmeden kitapçık bana ulaştı. Sank Petersburk’da okumuş bir bilim adamından önemli bir hediye alıyordum. Yüreğim sevinçle dolup taştı. Hemen bir teşekkür mektubu yazıp gönderdim. Ayrıca Doç. Eyvazov’u da misafirliğe dâvet ettim. Oysa ben kitabın bana ulaşmayacağından çekiniyor, Eyvazov’un da misafir olmasına izin verilmeyeceğini düşünmüştüm.

Şükür ki, her şey yolunca yordamınca çözüldü ve ben Temmuz 1980 tarihinde Bakü’ye vasıl oldum. Orada geçirdiğim dostluklarla süslü günleri, Azerbaycanlı kardeşlerimle yaptığımız ballı şekerli sohbetleri anlatmakla bitiremiyorum, bitiremeyeceğim de...

"ERMENİLER SENİ ÖLDÜRERLER, MEN AİLENE NEÇE CEVAP VEREREM..." -2.

Yolculuğumu zamanın Sovyet Hava Yolları şirketiyle gerçekleştirdim. Apşeron hava limanına iniş yaptıktan sonra bir buçuk saat içinde Bakü’ye vasıl oldum. Temmuz sıcağı iyice bastırmış, sanki bizi de fırına atmıştı. Her yerimden vıcık vıcık çıkan ter devamlı tenimi ıslatıyordu. Beraber yolculuk yaptığım Ali Bey’in evinde biraz oyalandık. Hemen çay ikram ettiler. Durmadan terlediğimi onlar da fark etmiş olacak ki, çay içmeyi önerdiler. Buz dolayından, içtiğim su, birkaç dakikada buharlaşıyordu.

Ali Bey’in evinde yarım saat kadar dinlendikten sonra Arslan Hoca’yı telefondan aradık. Hemen ulaştık. Zaten peşin bildiği için tetikteymiş. Ben Azerbaycan kitap diline alışıktım ama sözlü konuşmaya gelince dilim tutulmuş gibi oldu. Bir yarım saat içinde dilim söküldü ve Arslan müellimin aile fertleriyle oldukça serbest konuşmaya başladım. Unutmadan şunu da belirteyim ki, Azerbaycan aydınları arasında müellim sözü, saygı ve üstünlük belirtmek için kullanılır. Ondan dolayı da bana yönelik hitaplarında sürekli bu sözü kullandılar. Arslan müellimin evi, Üniversite lojmanlarında ve Bakü’nün yüksek kısmında bulunuyordu ve o semtte oturanların çoğu üniversite hocaları idi. Onlarla da şahane sohbetlerimiz ve görüşmelerimiz oldu.

Bana sımsıcak bir yakınlık gösterdiler, Bulgaristan Türkleriyle yakından ilgilendiler. Gezdiğim yerlerde Bulgaristanlı Türk olduğumu anlayınca herkes Türklerin ve Azerbaycınlıların kardaş olduklarını vurguluyor ve ardından da onları Ermenilerden kurtardıklarını bildiriyorlardı.

Bakü’ye varışımızın 2 gününde kayıt olmak için başkent Polis Karakolu yabancılar şubesine gittik. Arslan müellim bana rehberlik etti. Yolculuğumuz esnasında bana Leningrat’a okuduğunu, 2. Dünya Savaşında Almanlara karşı dövüşürken gazi olduğunu anlattı. Yaşı 58’di. Yüksek tansiyon hastası olduğundan sıcaktan pek sakınıyordu. Keskin güneşte gölgeli yerlerden yürüyordu. Öğleye yakın Azerbaycan İçişleri Nezareti (bu ad bir de Rusça yazılmıştı) binası önünde indik. Arslan Hoca gireceğimiz daire başkanının onun öğrencilik arkadaşı bir bayan olduğunu söyledi. Bunu duyunca biraz daha rahatlayıp içeri girdik. 50 yaşın üzerinde bir bayan bizi güler yüzle karşıladı ve yer gösterdi. Kısa bir söz alış-verişinden sonra kaydımı yaptı. Sonra da Bulgaristan’a dair bazı sorular sordu. İşimiz sona erdikten sonra, ben biraz cesaretimi toplayarak şu soruyu sordum:

- Benim acep buradan Ermenistana’a geçmem mümkün müdür? Fırsattan istifade edip Erevan şehrini de görebilir miyim? Diye düşünmüştüm.

Memure hanım, ciddiyetini takınıp bana şöyle konuştu:

- Bu konuda sizinle açık danışacağam. Men sizi Yerevan’a aparamam. Bilirsiz ki, Ermeniler, Türkleri heç sevmirler. Seni orada öldürebilerler. Sonra men sizin ailenize neçe cevap vererem? İsteyin menden ki, sizi Aşgabat’a aparam, Almata’na aparam, Taşkent’e aparam, emme menden Yerevan’ı istemeyesiz. Yerevan’a gitmek tehlükedir…

Daha sonraki yıllarda, memure hanımın ne kadar haklı olduğunu okuyarak ve tecrübe edinerek anlamış oldum. Arslan müellimle ikimiz de memure hanımefendiye hak vererek ve teşekkür ederek oradan ayrıldık. Bu kadar bir gezi, yaşlı dostumun yorulması için yeterliydi. Arslan müellimin evinde akşam serinliğinin çökmesini bekleyecektik.

/ Devam edecek /

isacebeci@misyongazetei.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!