Edirne Kırmızısı

* Eskilerin şarabi, yenilerde fuşya denilen bir renk karışımı vardı. Şeffaf ve etrafına etkileyici bir ışık saçıyor gibiydi. Yavaşça yaklaşarak, parmak uçlarımla dokundum. Bu dokunuş benim için, bardaktaki lezzetli bir içeceğin tadına bakmaya benziyordu.

PAYLAŞ

Gazetemizin sevilen köşe yazarlarından Sabriye Cemboluk'un  yeni romanı "Edirne Kırmızısı" baskıdan çıktı ve artık kitapçılara ulaştı.

Kırcaali bir babanın ve Selanikli bir annenin kızı olarak dünyaya gelen yazar Sabriye Cemboluk, uzun yıllardır Almanya'da yaşamakta.

Yazar Sabriye Hanım, yeni romanı için bizlere neler anlattı;

"Edirne tarihinde uzun yıllar saklı kalmasının ardından yeniden gün yüzüne çıkarak kentin simgesi haline gelen Edirne Kırmızısı, tarihin tozlu katmanları altında kalmış, değerli bir mücevherdir.

Bu muhteşem rengin, eşsiz parıltısını edebiyat ile duyurmak her yazarın yazmak isteyeceği bir konuydu. Bir anda anda kararımı verdim. Eğer, Edirne Kırmızısı bir roman olacaksa, bunu Edirneli bir yazar yazmalıydı ve o ben olmalıydım…

İşte o gelincik kırmızısıyla bezeli dağlar benim dağlarım! O renk benim rengim! Ben o kırmızı rengin kendisiyim! O renk annem, babam, ablam, memleketim, dilim, şarkılarım ve her şeyim... Gözlerimden ve yüreğimden söküp alınamayan her şeyim...

Şimdi hatunlar nasıl yaparsınız bilmem ama bu kumaşları ve bu kırmızıyı istiyorum. Şehzademin kırkıncı gün şenliklerinde sadece benim odam değil bütün saray, hatta bütün Edirne bu renkle süslensin! Yedi iklim dört bucaktan gelenler bu kırmızıya meftun olsunlar! Cümle tüccarlar, bu rengin peşine düşüp akın akın Edirne'ye gelsinler.

Burada doğup büyüyen Fatih Sultan Mehmet, henüz yirmi iki yaşında Konstantinopolis gibi kalın surlarla çevrili bir şehri fethedip koskoca Doğu Roma İmparatorluğu'na son vermişti. Binlerce yıldır şehrin aşılamayan kalelerini, Edirne'nin Tophane Bayırı'nda döktürdüğü devasa büyüklükteki toplarla delik deşik etmişti. İstanbul'daki dünya harikası Ayasofya'dan daha muhteşem bir mabet olan Selimiye Camisi'ni, Mimar Sinan doksan yaşından sonra Edirne’de yapmıştı. Bu şehir Osmanlı'nın mucize yaratan insanlarının şehri gibiydi. Buranın toprağı mucizelere gebeydi. İşte son mucize de bu Edirne kırmızısıydı.

On yedinci yüzyılın sonlarına doğru Edirne'deyiz. Saraylarıyla, kasırlarıyla, camileriyle köprüleriyle kozmopolit bir dünya şehrinde! Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentinde! Yabancı tüccarların, elçilerin, asilzadelerin, sanatçıların ve gezginlerin uğrak noktası! Ve de casusların...

On sekizinci yüzyılda dünyanın casuslar göndererek peşinden koştuğu Edirne Kırmızısı ile yapılan kumaş boyama ve baskısı Avrupa'nın en önemli erken endüstri kollarından birisiydi. Edirne Kırmızısı'nda, geçmişte gerçekten yaşamış karakterleri ve yaşanmış olayları, edebi kurguyla tarihin akışını değiştirerek temsili gerçeklikte bir araya getiriyorum.

Günün birinde, Karaağaç’ta açılmış bir tekstil sergisinde, gerçek Edirne Kırmızısı bir gelinliğin sergilendiğini duydum. Ceren yayınlarının sahibi Şeref Kurtiş ile beraber derhal oraya gittik. Ne yazık ki, gelinliğin sahibi olan Emel Aksoy hanım, bir gün önce alıp, Söke’nin Doğanbey köyündeki özel müzesine götürmüş. Göremediğim için çok üzüldüm ama vazgeçmedim. Edirne’den yaklaşık 900 kilometre yol yaparak Emel hanımın müzesine gittim. Sağ olsun Emel hanım beni çok iyi ağırladı ve bilgilendirdi. Eski bir Edirneli ailenin kızı imiş. Gelinlik ise babaannesi hanımefendiye aitmiş. Nihayet gelinliği görebileceğim bölüme girdik. O kadar heyecanlanmıştım ki, baştan aşağı ter bastı. Bölümde sergilenen bir çok tarihi eser gözümden silindi. Sadece o eşsiz Edirne Kırmızısı rengi görüyordum.

Eskilerin şarabi, yenilerde fuşya denilen bir renk karışımı vardı. Şeffaf ve etrafına etkileyici bir ışık saçıyor gibiydi. Yavaşça yaklaşarak, parmak uçlarımla dokundum. Bu dokunuş benim için, bardaktaki lezzetli bir içeceğin tadına bakmaya benziyordu. O bölümde ayrıca Emel Aksoy hanımefendinin Edirne Kırmızısı bebeklik yorganı ve minik yastığı da bulunuyordu. O da benim için romanda kullanacağım başka bir ilham konusu olmuştu.

Almanya’ya dönünce başka bir müzenin peşine düştüm. Yaşadığım yere üç yüz elli kilometre mesafede bulunan Fransa’nın önemli dokumacılık merkezlerinden birine, Mulhouse şehrindeki müzeye gittim. Orada büyük ve zengin Edirne Kırmızısı bölümü vardı. Ne yazık ki, bir talihsizlik yaşayarak, o bölüme giremedim. Yetkililere neden geldiğimi anlattığımda bana sayısız fotoğraf ve film gösterdiler. Daha sonra şehrin dokusunu gezdim. Tıpkı Edirne gibi içinden nehir geçiyordu. Ve dokuma fabrikaları, boya atölyeleri, Ren nehrinin kenarında yer alıyordu. Her yerde Edirne kırmızısı hediyelik eşarplar, küçük yastıklar, kartpostallar falan satılmaktaydı. Biraz içim acıdı. Kendi memleketinde unutulmuş olan kırmızı mücevher, ellerin memleketlerinde hiç unutulmamış gibiydi.

İngilizce, Fransızca ve hatta Almanca kaynakları araştırdım. Daha sonra romanın geçeceği Edirne ve diğer şehirleri, ülkeleri belirledim. Yaşandığı tarihe uygun başlaması gerekiyordu. İlk sayfalarda Girit’in Resmo kalesinin fethi ile saraya bir cariye olarak satılan Evmenia’nın hikayesini okuyacaksınız. İstanbul sarayında, dönemin padişahı 4’üncü Avcı Mehmet’in gözdesi olacak ve Rabia Gülnuş Hatun adını alarak, bir süre sonra Edirne’ye gelecektir. Edirne’ de kullandığım semt ve mekanların belli başlıklarını ise şöyle sıralayabilirim. Edirne sarayı, Eski saray, Rüstem Paşa Kervansarayı, Bayazıd Şifahanesi, Meydan Mahallesi, Kazık Meydanı, Ayşekadın semti, Sarayiçi’nin karşısındaki Roman vatandaşlarımızın yaşadığı semt ve Kırlangıç Bayırı ile elbet de nehir taşımacılığında kullanılan Tunca, Arda ve Meriç nehirleri var. Romanın son bölümünde bir de Tayakadın Köyü’ne kadar uzanıyorum. Romanın Osmanlı topraklarının dışında yer alan bölümleri, Girit-Resmo kasabası, Fransa’nın Mulhouse kasabası, Almanya’da bulunan Bade-Baden kasabası ile İngiltere’nin biri doğusunda biri batısında kalan Glasgov ile İskoçya da Leven nehri kenarında yer alan Alexandria şehridir.

Romanda kısaca, Edirne Kırmızısı rengin doğuşu ile birlikte ortaya çıkan saray entrikaları, ayrıca ikisi İngiltere den biri Fransa’dan gelmiş olan casusların yıllar süren endüstri casusluğu savaşları var. Bunlardan başka dönemin Edirne’sinin gastronomi ve yemek kültürünü, yemek çeşitlerini, hatta kullanılan kap kaçaktan, zümrüt uçlu altın kaşıklara kadar pek çok ayrıntıyı okuyabileceksiniz. Bu bilgiler için kendisinden yardım aldığım sevgili Müşerref Gizerler hanıma buradan ilk teşekkürümü de sunmuş olayım.

Romanın önemli kahramanlarından biri Ebe Gülzade Hatun tiplemesi için, Kuşadası’nda yaşayan ebe-hemşire sevgili Sabriye Soyer hanıma da bir teşekkür borcum var. Editörlüğünü ise ‘Son Talika’ kitabımın editörü sevgili Ozan Kesim üstlendi.

Romana başlarken aklımdaki deli sorulara da galiba cevap bulmuştum. Edirneliler kırmızıyı neden o kadar çok severler? Neden ‘İkibuçuk lira fazla olsun, kırmızı olsun” derler? Edirne’nin boyacıları neden birinci? Burada söylenmek istenen ayakkabı boyacılığı değilse, neydi? Çarşıdan aldım pirinci diye başlayan beyit de Edirne ovalarında yüzlerce yıldır ekilen lezzetli pirince mi dikkat çekiliyor? Edirne’nin Romanları neden o kadar ünlü ve diğer yerlerde yaşayanlardan daha farklıdır? Şakayla karışık, satır aralarında bu deli soruların da cevaplarını bulacaksınız..."

Not;

 Kitap isteme adresleri - Sipariş için - 0533 460 99 95 (Sabriye Cemboluk veya  Şeref Kurtiş. Ayrıca, bu kitabı "kitapyurdu.com", "ilgikitap.com" ve diğer ilgili sitelerden isteyebilirsiniz...

  • Etiketler
HABERİ PAYLAŞ:

Yorumlar / 1

  • Kadriye Işık | 22 Mart 2021 09:47

    Kitabın anlatımi okadar güzel ki. Sanki o devirde... Edirnede yaşıyor gibi oldum. .Bir solukta okudum. Edirnede kayboldum adeta. Sabriye Cemboluk o yillarda mı yaşadı diye düşündüm. Konuya okadar hakim . O yıllara ışık tutan bir kitap.

BUNLARA DA BAKIN