Annem

***  Dostlarım, bu yazımın her kelimesi hakikat, sizlere çevremizdeki insanları birazcık anlatmak istedim. İnsanlar içerisinde kötüler de var ama iyi olanlar, birbirlerine yardım elini uzatanlar, derdine derman olanlar, her zaman kötülerden daha fazladır. Hiç tanımadığım, ismini bile bilmediğim kişilerden yardım aldım. Ayni zamanda, yaşamak ve yaşatmak için savaşmak lazım...

Annem
Edebiyat
***  Dostlarım, bu yazımın her kelimesi hakikat, sizlere çevremizdeki insanları birazcık anlatmak istedim. İnsanlar içerisinde kötüler de var ama iyi olanlar, birbirlerine yardım elini uzatanlar, derdine derman olanlar, her zaman kötülerden daha fazladır. Hiç tanımadığım, ismini bile bilmediğim kişilerden yardım aldım. Ayni zamanda, yaşamak ve yaşatmak için savaşmak lazım...

   Yıl 1962. Şumnu şehrinin üçüncü düz lisesinde tarih öğretmeniyim.     Şehrin ünlü Türk avukatı Besim Hılmi Çakaloğlu'nun bir zamanlar yaşamış olduğu evlerin birinde kiracıyım. 19. yüzyıl sonlarında, zamanına göre modern evlerden biriydi. Sundurmanın korunma tahtalarına Çakaloğlu ismi oyulmuştu.Yatak odasının içerisinde gömme dolaplar vardı.Odanın içerisindeki banyonun tabanı büyük bir mermer taşla döşeli ve altta bulunan tesisat ile banyo ve suyu ısıtılıyordu...

   Kasım veyahut Aralık ayı başıydı. Okuldan eve geldiğimde, babamı evde buldum. Annemi doktora getirmiş ve muayane den sonra Şumnu hastanesinin iç hastalıkları bölümüne yatırmıştı. Boynunun iki tarafında, koltuk altlarında ve kasıklarında yumurta büyüklüğünde şişikler oluşmuştu. Sabahı görüşme günüydü, annemi görmeye gittim. Annem, birkaç zaman önce yağmur suyu ile çamaşır yıkamıştı. O devirde daha çamaşır makineleri yoktu, evlere su getirilmemişti. Anneme göre, bu olaydan sonra şişlikler belirmiş.

    Şumnu hastanesinde iki ay kaldı, hiçbir iyileşme olmadı. Hatta, vücudunda ürperme oldu ve devamlı bir kaşıntı meydana çıktı. Vücudunu kaşımaktan, adeta kuvvetsiz kalıyordu. Biopsi için boynundan parça aldılar ve Varna'daki laboratuvara gönderdiler. Sonuç, lenf kanseri dediler ve hastaneden taburcu ettiler...

   Pazartesi günü, öğle saat birde taburcu edeceklerini söylediler. O gün, altı dersim vardı. Okulda herkes annemin hastanede olduğunu biliyordu. Son saatten önce, müdüre hanıma durumu anlattım ve izin istedim. Olmaz deyip kestirip attı. Sınıf defterimi aldım ve derse yollandım, ister istemez göz yaşlarım akıyordu. Sınıfa girdiğimde, müdüre hanım arkamdan geldi, ben hallederim, sen git dedi.

   Kış olmasına rağmen, yollarda kar yoktu, fakat müthiş bir rüzgar esiyordu, her taraf toz duman olmuştu. Geç kaldım diye aceleden, ayaklarım sanki hiç yürümüyordu. Hastaneye vardığımda, annem çıkmıştı, köyden kardeşim gelmiş ve annemi bize götürmüştü. Köye göndermedik, bizde kaldı. Eşim çalışmıyordu, çocuklar ve annemle ilgileniyordu. Perşembe günü, okuldan geldiğimde, annem daha da kötüleşmişti. Yüzü kızarmış ve şişmişti. Bir çare bulmak için, hastanede onu tedavi eden, oldukça yaşlı olan Doktor Dimov'u buldum ve ona durumu anlattım. "Ben, sizlere daha önce de anlattım, yapabileceğimiz bir şey yok, anneniz ölecek," dedi. "Sizler, bana annemi başkent Sofya'ya götürmem için bir belge verebilir misiniz?" diye sordum. "Veririm!" deyip oturdu, anında belgeyi yazdı, mühürledi ve hangi hastaneye götüreceğimi tarif etti. "Anneni, Dırvenitsa Kanser Araştırma hastanesine götüreceksin!" dedi Dr. Dimov.

   Belgeyi aldım ve eve geldim, fakat babamın haberi olmadan yola çıkamazdım, eğer, yolda bir şey olursa, sonra onun hesabını nasıl verirdim. Cumartesi öğleden sonra, otobüsle köye gittim ve olayı babama izah ettim. İzbul köyüne, direk otobüs yoktu, Doruklu köyünden kalkıyordu. Pazar sabahı, babamla beraber Doruklu'ya hareket ettik ama yolda bir kar, fırtına, rüzgar, önümüzü zor görüyoruz. Üstümde kalın kabanım olmasına rağmen, rüzgar adeta vücutlarımızı donduruyordu. Öğle vakti Şumnu'ya ulaştık ve yol hazırlığı yaptık. Gece, saat onbir hızlı trenine bilet alıp Sofya'ya hareket ettik.

   Sabah, Sofya garına indiğimizde, her tarafı kar ve buz kaplamıştı. Tren istasyonunun hemen karşısındaki otele yerleştik ve bir taksi kiralayıp Dırvenitsa hastanesine hareket ettik.Hastanenin kapıcısı, bu gün öğleden sonra hasta kabul edilmediğini söyledi. Bütün yalvarmalarımıza rağmen, bizi hastanenin içerisine salmadı ve otele geri döndük. İnsan, böyle durumlarda sağlıklı düşünemiyor. Akşam oldu ve bir baktım, odanın içerisinde soba yok, soba yalnız koridorlarda yanıyormuş. Otel görevlisiyle konuşmaya indim, "Bana kaloriferli bir otel bul, paramı geri istemiyorum," dedim. Anlayışlı çıktı, Adalet Sarayı'nın yakınındaki otelde bir yer olduğunu ve görevliyle konuştuğunu söyledi. Tramvay, otelin önünden geçiyordu, Adalet Sarayı'nın yakınında indik ve oradan üçyüz metre daha yürümemiz gerekiyordu. Annem, bir ara kaldırım taşına oturdu, biraz dinlendi ve yeniden yürüdük, az sonra otele vardık. Çilemiz daha bitmemişti, odamız dördüncü kattaydı ve asansör yoktu. Rahmetli annem, dinlene dinlene çıktı odaya. Otelin yanı başında lokanta vardı, yanımızdaki matara ile gidip lokantadan su aldım ve anneme çay yaptım.

   Sabah, taksi durağına gittim, yolları buz tutmuştu ve çok kaygandı. Dırvenitsa deyince, hiç bir taksici gitmek istemiyordu ama yaşlı bir sürücü razı geldi ve yeniden Dırvenitsa hastanesine ulaştık. Bir gün önceki Şop bekçi yine kapıda, bu gün salı, hasta kabul etmiyorlar, dedi. Adam, annemin elbiselerinden ve konuşmalarımızdan, bizim Türk olduğumuzu anlamıştı. Kanser hastanesine yapışık başka bir hastane daha vardı, oraya geçtik, salon büyüktü, annemi bir banda oturtum ve ne yapacağımı bilmiyordum.

   Salonun içerisindeki bir köşede, tahtadan, beyaz boyalı ve çok güzel bir odacık yapılmıştı, içerisinde bakımlı saçlı güzel bir bayan oturuyordu. Zamanın en modern kadınların içtiği lüks markalardan hem sigarasını içiyor, hem de odasının penceresinin önünde kuyrukta bekleyen beş on kişinin işlerini hallediyordu. Ben ise hem onun çalışmalarını seyrediyor, hem de düştüğümüz bedbaht durumu düşünüyordum. Annemi, bu günde otele geri götürürsem, kendisi daha fazla dayanamazdı. Kuyruk bitti ve benim sıram geldi. Bakımlı ve güzel bayan, bana dönerek, "Sen, ne bekliyorsun, yoldaş?" dedi. "Ben, Şumnu'dan geldim, karşıdaki oturan kadın annem oluyor. Diğer hastaneye geldik ama dünkü gün, kapıdaki bekçi bizi içeri almadı, bugün yine kabul etmedi." Bayan, bu sözlerim karşısında, bana bekle dedi, telefonu kaldırdı ve bir yere haber etti. Daha sonra, odasından çıktı ve benimle gelin dedi.

   Diğer hastanenin bekçisinin yanından bizi geçirdi ve asansöre kadar götürdü. "Üçüncü kattaki 306 numara odaya gideceksiniz!" dedi. Onun söylediği odadaki hemşireye haber verdik, biraz bekleyin dediler. Yarım saatten fazla bekledik ve en sonunda bir doktor geldi. "Siz, daha bekliyor musunuz?" dedi ve içeri girince, odadaki hemşireler dört bir tarafa uçuştular. Kimisi annemin tansiyonunu ölçüyor, kimisi kan alıyor, tekerlekli sandalya getirdiler ve annemi hemen hasta odasına aldılar. Ben otelemi geri döndüm. Bir gün daha müdürümden iznim vardı.

   Çarşamba, ziyaret günüydü, hastane odasına girdiğimde, annem beni yatağında gülerek karşıladı. Vücudundaki kaşıntılar bir akşamda yok olmuşlardı, boynundaki, koltuk altındaki ve kasıklarındaki şişlikler, yapılan kompresler sayesinde,yüzde elli küçülmüşlerdi. Annemin, iyileşeceğine dair, kendisine inanç gelmişti. Şumnu hastanesinde itlerini yitirmişti, adeta yemekten bile kesilmişti ama artık o yemek seçmiyordu, doktorların söylediklerini harfiyen yerine getiriyordu. Bulgarca bilmemesine rağmen, bir çok dostluklar kurmuştu. Annemin doktoru, Bojkova adında bir bayandı. "Biz, anneni iyileştireceğiz!" dedi bana, fakat hastalık Şumnu'da söyledikleri gibi çıkarsa,yeniden nüks edebilir..."

   İznimin bitmesine rağmen, pazar gününe kadar Sofya'da kaldım. Hava hem soğuk, hem de her yer karla kaplıydı. Dört gün boyunca yalnız gazete okudum. Pazar günü, annemi ziyarete gittiğimde, şişleri hemen hemen kaybolmuşlardı...

   Okula döndüğümde, müdüre hanım bir şey demedi, yalnız annemin nasıl olduğunu sordu. Annem, Dırvenitsa hastanesinde iki ay kaldı ve bu tedaviden sonra otuz yıl daha yaşadı. 1992 yılında vefat etti. Annemle babam, ikisi de 46 yaşındaydılar. Babam artık dede, annem de taze babaanne olmuşlardı, daha doya doya torun seveceklerdi. Allah'ın izniyle o zevki yaşadılar. Babama, torununun kızının düğününü görmek bile nasip oldu. Allah, onları cennetine kabul eylesin!

   Dostlarım, bu yazımın her kelimesi hakikat, sizlere çevremizdeki insanları birazcık anlatmak istedim. İnsanlar içerisinde kötüler de var ama iyi olanlar, birbirlerine yardım elini uzatanlar, derdine derman olanlar, her zaman kötülerden daha fazladır. Hiç tanımadığım, ismini bile bilmediğim kişilerden yardım aldım. Ayni zamanda, yaşamak ve yaşatmak için savaşmak lazım...

Tahsin HÜSEYİNOF

Son Güncelleme: 25 Aralık 2019 15:15
  • Etiketler

HABERİ PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

BUNLARA DA BAKIN